8 Ocak 2010 Cuma

4 Ocak 2010 Pazartesi

koro



bu denli basit bir konunun bu kadar temiz ve güzel işlendiği filmler bulmak son derece az rastlanıyor sanırım.müzikleride inanılmaz güzel.


pepinot'uyu insan alıp içine sokmak istiyor ne kadar tatlı bi çocuk tanrım:(



action->reaction! vede silence! sanırım filmin en çok tekarlanan replikleri.

frida



Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon, 1907- 1954) Meksikalı ünlü ressam

Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felcinin sonucu olarak bir bacağı özürlü kalmış, kendisine "Tahta Bacak Frida" denmişti. Bu özrüyle başetmesini bilen Frida, gençkızlık çağında, dönemin en iyi eğitimini veren Ulusal Hazırlık Okulu’nda okudu. Bu okul, onu sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlara yönlendirdi. İlerde Meksika düşün yaşamının önemli isimleri olarak anılacak Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda, Alfonso Villa okul arkadaşları oldu.
Anarşist bir edebiyat grubuna dahil olan Frida'nın tüm hayatı geçireceği trafik kazasıyla değişecekti

Ambulans gelip de Kızıl Haç hastanesine götürüldüğünde, omurgasının, bel bölgesinde üç noktadan kırıldığı, köprücük kemiği ile üçüncü ve dördüncü kaburgalarının da kırık olduğu ortaya çıktı. Frida'nın sağ bacağı on bir yerden kırılmış ve ezilmiş, sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. Çelik çubuk karnının sol tarafından girip cinsel organından çıkmıştı ve doktorlar yaşayabileceğinden bile şüpheliydi. Onu parça parça bir araya getirmeleri gerekiyordu. Hastaneden tam bir ay sonra, 17 Ekim 1925'te taburcu edilen Frida'nın aylarca yatalak olabileceği düşünülüyordu. Çok büyük acılar çekmesine rağmen bunu yansıtmayan Frida'nın hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçiyordu. Omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acı vardı. 32 kez ameliyat edilen Frida'nın, 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren yüzünden kesilecekti. Fotoğrafçı olan babasının işleri ise gün geçtikçe kötüleşiyordu. Frida'nın bakım masraflarını karşılamakta zorluk çeken babası çareyi evin değerli eşyalarını satmakta bulmuştu. Sadece tutkuyla bağlı olduğu piyanosu ve kitapları kalmıştı ve bu dönemde bay Kahlo'nun sara krizleri de sıklaşmıştı.

Tüm gününü yatakta geçiren kızı için kendi elleriyle şık bir karyola yapan bay Kahlo, Frida'yı hayata bağlamak için elinden geleni yapıyordu. Annesi Mathilde ise Frida'nın kendini izleyebilmesi için tavana bir ayna asmıştı. Ancak parçalanmış bedeni ve kendisiyle karşı karşıya kalınca dehşet içinde ilk tepkisini veren Frida, aynadaki kişiyi resmetmeye başladı. Ağrılarıyla başa çıkmak için sürekli olarak resim yapmaya başlayan Frida, ilk portresini ilk aşkı Alejandro'ya armağan etti. Ancak ilişkileri sona ermişti. Ailesinin teşvikiyle resim yapmaya başlayan Frida birçok oto portre resmetti. Artık iyileşmeye başlamıştı, resim onun için büyük bir motivasyon olmuştu. 1927 yılı sonunda yürümeye başlayan Kahlo, bu dönemde sanat ve politika çevreleri ile yakın ilişkiler kurmaya başladı. Küba'lı önder Julio Antonio Mella ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti bu isimlerden ikisiydi. Birlikte davetlere gidiyor, sosyalistlerin tartışmalarına katılıyorlardı ve Kahlo, 1929’da Meksika Komünist Partisi'ne üye oldu.
Resim çalışmalarına devam eden Kahlo, eserlerini takip ettiği ve Meksikalı Michalangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera'yla da tanışmak istiyordu. Rivera'nın kendi resimleriyle ilgili fikrini merak eden Frida, ünlü ressamı ziyaret ettiğinde ona aşık oldu ve iki sanatçı, 1929’da dünya evine girdi. Bu evlilikle ilgili olarak Frida günlüğüne şunları yazmıştı:


Diego'ya aşık oldum, ailem bundan hiç hoşlanmadı, çünkü Diego bir komünistti ve bizimkiler onu çok çok çok şişman Breughel'e benzetiyordu. Bunun bir fille beyaz güvercinin evlenmesini andırdığını söylüyorlardı. Her şeye rağmen 21 Ağustos 1929'da evlendik. Diego'ya; 'Kızımın hasta olduğunu ve yaşamı boyunca sağlık sorunları olacağını unutmayın. Akıllıdır ama güzel değildir. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Her şeye rağmen onunla evlenmek istiyorsanız, rıza gösteriyorum'diyen babam dışında düğüne kimse gelmedi.
Evliliklerinin ilk yılında Frida hamile kalmasına rağmen Rivera'yla yaşadığı sorunlar nedeniyle bebeği aldırdı. 1930 yılında Amerika'ya giden çift, Rivera'nın aldığı duvar resmi siparişleri bitene kadar orada yaşayacaklardı. Ard arda 2 düşük yapan Frida, Rivera'nın başka ilişkileri olduğunu da öğrendi ve çift oldukça fırtınalı geçen evliliklerini 1939 yılında sonlandırdılar. Ancak bir sene sonra, 1940'da yeniden evlenip Frida'nın çocukluğunun geçtiği Mavi Ev'e yerleştiler. Bu dönemde Kahlo sürrealist resmin öncü isimlerinden dostu Andre Breton’un da desteğiyle New York’ta bir sergi açtı ve resimlerinin yarısının satıldığı bu sergide ünlü aktör Edward G. Robinson, Kahlo'nun dört tablosunu satın aldı. Bu sergiyle uluslararası bir ün kazanan Frida, 1939'da Paris'te bir sergi açtı.
Frida'nın evliliği süresince başka erkeklerle ilişkileri oldu. Rus devriminin önde gelen isimlerinden Lev Troçki ile birlikte olan Frida, Troçki'nin eşinin bu ilişkiyi farketmesi üzerine bu birlikteliği sonlandırmıştı. Troçki’ye düzenlenen suikastın ardından ressam Siqueiros’un arkadaşı olması nedeniyle sorgulanan Frida, Meksika’dan ayrılarak San Fransisco’da bulunan eski eşi Rivera’nın yanına gitmişti. Frida için yaşadıkları tüm sorunlara rağmen Diego'nun anlamı büyüktü, kocasıyla ilgili olarak şunları yazmıştı:
Başlangıç Diego ... Yapıcı Diego ... Çocuğum Diego..Ressam Diego ... Babam Diego ... Oğlum Diego...Sevgilim Diego ... Kocam Diego... Dostum Diego ... Anam Diego... Ben Diego...Evren Diego

yumurta



Şair Yusuf annesinin ölüm haberini alır ve yıllardır uğramadığı kasabadaki çocukluk evine geri döner. Bakımsızlıktan harap düşmüş bir evde onu genç bir kız, Ayla beklemektedir. Yusuf beş yıldır annesi ile yaşayan bu uzak akrabadan habersizdir. Ayla’nın Yusuf’tan bir isteği vardır. Zehra’nın ölmeden önce adadığı adağını oğlu Yusuf yerine getirmelidir. Kurban kesimi için yola çıkarlar. Koçun kurban edilişi Yusuf’un kaderini değiştirecek midir?


filmi otobüste istanbula gelirken izledim. son derece durağandı. belkide evde olsam, neşeli bi anımda özellikle asla katlanamazdım . biraz durgun, havanında yağışlı olduğu zamanlarda elinde çay, kucağında kedi izlenebilecek hayatın olağan bi durumunu anlatan bi film aslında. öyle çokta böyle film olmaz ay iğrenç sanat bu değil demek bana biraz saçma geliyor sonuçta herkes istediği filmi yapar ve izlemekte isteyen seyirciye kalmıştır.

3 Ocak 2010 Pazar

ankara izlenimleri


ankara,ülkemizin başkenti olup, her köşesi havuz yapay göl, göletle deniz yoksunluğunu kapatmak için bezenmiş, istanbuldan küçük ve ucuz:D:D diplomasi kokan ve sanırım bayada düzenli bi şehir.insanlarının son derece kaba olduğuna dair duyumlar da almış olsam :)en azından ben kaldığım bu zaman zarfında pekde kaba insanlar görmedim.






ankara sincanda bulunan harikalar diyarı, avrupanın en büyük parkıymış.şehir merkezinden biraz uzak olsada:P kesinlikle gidilmesi, özellikle çocukların götürülmesi gereken biyer. insan kendini bi anda çizgi filmlerin içinde buluyor. özellikle çocukluğu çizgi film izleyerek geçmiş olanlar mutlaka büyük bir memnuniyetle bu geziyi bitireceklerdir.
denize kıyısı olan kentlerde yaşayıp ankaraya 'denizi yok pöf. memur kenti' tarzı yorum yapmayan insan yoktur heralde. :)bana göre heryerde sevicek bir şeyler bulmak mümkün sadece hayallerin ne yöndeyse o şehri biraz daha çok seviyorsun ötekilerden.










atakule:beni dehşete düşürdü bir parça. 44 katlı bina yüksekliğindeymiş sanırsam .yükseklikle pek aram iyi olmamasınında etkisiyle pek sevemedim kendisini ,yılın ilk gününde hava koşulları itibariyle küçük bir çocuğun rahatlıkla havalanıp uçabileceği, bizim bile uçuşa geçebileceğimiz hava koşullarına sahip olduğunu gördüğüm olsun buda bir deneyimdi deyip kendimizi yerküreye daha yakın bi yere atmakla sonlandı. en üst kattaki 1 saate bi tur atan restaurantta yemek yemek güzel olabilir diye düşünüyorum yinede:) nede olsa rüzgar almıyor:)




heryerde heykeller var ve ben buna bayılırım istanbulda niye yok ama yaaa dedim her seferinde:(

limon -b-azarında :) satılan ucuz ama mükemmel filmler
şimdilik aklıma gelenler bunlar oldu.



belki çok gri bir şehir kimilerine göre belki de soğuk.bişeyler yapıp paylaşıcak ve hayatını güzelleştiricek insanlar olduğu sürece sanırım hiç bir şey pekde önemli değil.

ama yine de şunu hatırlatırım:
yahya kemal'e sormuşlar; "ankara'nin nesini seversin?" diye"istanbul'a dönüş yollarini severim" demiş.:)

29 Aralık 2009 Salı

santa.



sevgili santa, al bu yılı. tüm kötülükleriyle, berbatlıklarıyla al geriye çok süper şeyler ver.
bana yollar gözükür.yaşadığım bazı telaşları gerçekten seviyorum.

26 Aralık 2009 Cumartesi

kısa ve acısız


fatih akının 98 yapımı ilk filmi afişini pek beğenmedim doğrusu filmi pek yansıtamamış.üç göçmen gencin suç öyküsü anlatılmış filmde aynı zamanda köklerine, özüne dönme isteği .bir yerde yabancı olma durumu .türk müziği duyduğumuz düğün sahnesi çok hoştu doğrusu duvarlarda tarkanın posterlerini görüyoruz filmde ve türkiyeye özgü pek çok şey daha. ayrıca sezen aksu nun kavaklarıyla bitiyor film.fatih akının belkide bütçesizlikten neredeyse tüm ailesi oynamış filmde. sürekli öpüşme halinde olarak gösterilmişiz birde.gerçektende bu kadar çok öpüşüyormuyuz millet olarak dedim hatta!

-yanımda çıplak kadın varsa onunla sevişirim, elimde döner varsa onu yerim ve silahım olursa onu kullanırım!

-dalgaların özelliği nedir? hiç bitmezler.

bişeyler yapmam lazım bişeyler..



Sahilde yürüyen birisi, deniz yıldızlarını kuruyup ölmesinler diye alıp alıp denize atan birisini görünce gülmüş.

Demiş ki:- Bir fark yarattığını mı sanıyorsun arkadaş? Baksana şu sahilde yüzlerce deniz yıldızı var.

Sen ise bir kaç tanesini kurtarma peşindesin.Diğeri gülümseyerek elindeki deniz yıldızını göstermiş:

'Bak şimdi buna' demiş, 'Bunun ismi Y olsun'.Ve gülümseyerek Y'yi denize fırlatmış.

'İşte, Y için çok büyük bir fark yarattım' demiş.

25 Aralık 2009 Cuma

hazan mevsimi

birbirine umutsuzca aşık olmuş iki insanın bir panayırda geçen hikayesidir. Panayırın yakınındaki inşaatta çalışan Cemal ile, bulunduğu her panayırda çalışan gezgin şarkıcı Nurşen’in hikâyesi. İkisi de bir yere kök salamayan, rüzgar nereden eserse oraya savrulan insanlar. Her ne kadar renkli ve eğlenceli bir hayat olduğu sanılsa da, panayırda çalışmak hiç de göründüğü gibi değil.Panayırlar, ortaçağdan kalma pek çok zenaat gibi, yok olmaya yüz tutmuş kültür miraslarımızdan biridir. Bu yok oluş, panayır sistemi içinde ezilen insanların arasında şiddet dolu ve dengesiz ilişkiler yaratmaktadır. “Hazan Mevsimi – Bir Panayır Hikayesi” kendi tarzındaki yerel dili çok iyi kullanan ve titizlikle kaleme alınmış bir modern çağ peri masalıdır


evde uyuklarken kafada bi milyon tane şey varken izleyip arada daldığım film , biraz güme gitti sanırım ama :s

lemon tree

Duvarın İsrail tarafına İsrail savunma bakanı bir villa inşa edince, Selma'nın limon bahçesi, ulusal güvenliği tehdit eden bir unsur olarak tanımlanır ve yıkılmasına karar verilir. Hakkını ve limon ağaçlarını korumak için elinden geleni esirgemeyen Selma, tuttuğu avukata aşık olup, bir de üzerine davası uluslararası bir hadiseye dönüşünce her şey karmakarışık olur.
mutlu sonlar yalnızca amerikan filmlerinde olur.aynı isimli fakat farklı bi konuyu ele alan sandy talon un kitabını da okumak istiyorum sınavlarım bitsin.